2 Ocak 2014
Kendi kaleminden Emin Türk Eliçin

“Köyden şehre çıkışımın ilk yılı, Niğde Özel Muhasebesi’nin kapuska ve artık asker elbiseleriyle yaşatmaya çalıştığı öğretmen okulunun birinci sınıfındayken Cumhuriyeti ilan eden toplar başımın üstünde gürlemişti.”

Öğretmen okulunun ilk iki sınıfında öğrendiğim fizik kanunlarını ve modern ziraat usullerini babamın değirmeninde ve tarlalarında uygulanmış görmek için giriştiğim boş çabalardan sonra Ankara da üçüncü sınıfta, artık toplumsal ve siyasi idelojilerle nazari alanda uğraşabilecek kadar fikren gelişmiştim.

Fakat Büyük Fransız ihtilali beni öyle bir şiddetle kendine çekmişti ki, artık ondan sonraki devirlere pek dikkat edemiyordum.

1927 yılında İzmir öğretmen okulunu bitirdiğim zaman, kendime, baştan sona Cumhuriyet tarafından yetiştirilmiş, iliklerine kadar onun fikirleriyle dolu genç bir havari gözüyle bakıyordum.

Sadece geleceği kendisine emanet edilen bir genç değil, “memleketin efendisi” olduğu söylenen köylüye de mensuptum.

Mahkemedeki sözleri

Cumhuriyet döneminin kahrolmuş, acı çekmiş kuşağından olan Tarih Felsefesi uzmanı, çevirmen Emin Türk Eliçin’e 1927-1965 yılları arasında gelen mektuplar, onun duruşunu ve direncini sergileyen, bugüne ışık tutan ve ilk kez yayınlanmış belgelerdir. 1929 yılında doğduğu yerdeki yoksul köylülerin yaşamını kaleme aldığı, “Köyümde Neler Gördüm” (“Resimli Ay” 1929) başlıklı yazısından dolayı yargılandığı mahkemede söyledikleri bugün de geçerlidir:

Hakim Efendiler!

Benim gibi naçiz bir şahsın felaketi o kadar ehemmiyetli değildir; ehemmiyetli olan: “Gençler, vatandaşlarımızın ıstırabını böyle yüksek sesle söylemeğe cesaret ederseniz işte böyle mahkum olursunuz!” gibi iman söndüren bir mana ifade etmesidir. Bence, fenalıkları görmek her Türk gencinin hakkı, göstermek vazifesidir. Ona: “Sus!” demek haksızlık olur ama artık susturmanın ne demek olduğunu bilmiyorum.